Tokyo’dan Toronto’ya hayatlar akıp gider

Gazetede küçük bir haber dikkatimi çekti: “ Su Yücel Ege’nin saklı kenti
Birgi’de çocuklara resim atölyesi düzenleyecek.” Hemen aklıma, Güler Yücel’in sesi geliyor, “Yine gidiyorsun, oğlumu görürsen özlemlerimi götür…” Bu  en yalın şekliyle bir annenin oğluna olan özleminin ifadesidir.

Sevgili Güler Yücel, büyük şair Can Yücel’in eşi ve Güzel, Su ve Yeni Hasan Yücel’in annesi.

Yeni Hasan Yücel’in ismini 1994 Toronto Dünya Kongresi’nde duymuştum. Daha sonra tanıştık. Şimdi Toronto Üniversitesi’nde, Oftalmoloji ve Görsel Bilimler Departmanı ve Oftalmik Patoloji  Laboratuvarı direktörü olarak görev yapıyor. Özellikle glokom, nöroproteksiyon ve sinir dokusu iyileşmesi konusunda çalışmalarıyla ünlü. 1999’da İzmir’de gerçekleşen 33.TOD Ulusal Kongresi’ne konuk konuşmacı olarak katılmıştı.
Açılış töreninde, Yeni Hasan Yücel’in aramızda olması onuruna babasının bir şiirini okumuştum:

Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici – hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Bu da çırpı bacaklı bir çocuğun babasına olan bitmez tükenmez özleminin ifadesiydi.
İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki kitapçılardan birinde gezinirken, Yapı Kredi Yayınları arasında Canan Eronat’ın bir kitabı elime geçti. ilk satırları çoğunlukla, “ ismetli, Hakikatli, Feragatli, Sadakatli Kadınım, Sultanım, Efendim Hazretleri” diye başlayan bir demet mektubu içeren bir kitap. Mektuplar, Tekirdağ’ın Dedecik Köyü’nde başlayan hayatında, yuvasını terk edip, denizcilik uğruna Heybeliada okulunun yolunu tutan ve Japonya’da, Oshima kayalıklarında yaşamı sona eren Ertuğrul Firkateyni Süvarisi Yarbay Ali Bey’e ait. Ertuğrul Firkateyni 1889 yılında, Japonya imparatoru Mikado’ya Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’in hediyelerini iletme görevinin yanı sıra, o yıl Mekteb-i Bahriye’den mezun olan efendilerin, gemicilik ve gemi idaresi konularında bilgi ve becerilerini arttırmak amacıyla sefere hazırlandı. Aslında bu seferin asıl amacı, Osmanlı–Rus ve Japon- Rus savaşları sonrasında hem Rusya’ya hem de Uzakdoğu’ya yayılmaya başlamış olan İngiltere’ye karşı Japon – Osmanlı ittifak arayışında bir adım atmaktı. Ayrıca da yol üzerindeki farklı ülkelerdeki Müslüman nüfusa, Osmanlı padişahının mesajlarını iletmekti. On bir ay süren, maceradan maceraya koşulan ve defalarca tamir molası verilen yolculukla Japonya’ya varıldı ve görev
tamamlandı.Mektuplarda bu durakların hepsinden, özellikle arıza ve tamiratlardan söz edilmektedir. Osmanlı denizcileri, Japon sarayına kabul edildiler ve Osmanlı sultanının, imparatora gönderdiği hediyeleri sundular, Japon halkından da büyük bir ilgi gördüler. Ertuğrul Fırkateyni’nin dönüş yolculuğu gerek Osmanlı Dışişleri ve gerekse Harbiye Nezareti nezdinde bir süre tartışıldıktan sonra, gelen emir üzerine, geminin ve havanın durumu ön planda gözetilmeksizin başlatıldı. Dönüşe geçildiği gün 16 Eylül 1890’da Ertuğrul Fırkateyni, Wakayama açıklarında kayalıklarda parçalanarak battı. Çok iyi eğitimli 607 zabitten 69’u kurtarılabildi. Kurtulanlar arasında Ali Bey yoktu. “İstanbul, alelhusus evimiz, yani aklıma geldikçe hemen kanatlanıp uçasım geliyor. Amma ona da kanat tahammül etmez. Zira 1700 mil oldu. Allah’tan inayet. Çok göreceğim geldi. Âdeta her taraf şeffafmış da arka tarafta sizleri göremiyorum gibi geliyor”Ertuğrul Firkateyni Süvarisi Yarbay Ali Bey, fırsat buldukça evine mektup yazıyordu. Mektuplar, çok uzun yollar kat edip bazen aylar sonra İstanbul’a eşi Ayşe Hanım’ın eline ulaşıyordu. Ali Bey’in aklı hep İstanbul’daydı: Geride otuzunda Ayşe Hanım ile iki küçükçocuk – Neyyire ve Rauf’u- bırakmıştı. Zaten Aliye ile Rauf’un ikizi Mevhibe sizlere ömürdü.Aradan yıllar geçmişti. Ertuğrul Firkateyni Süvarisi Şehit Ali Bey’in eşi Ayşe Hanım, çocuklarını tek başına büyük bir hayat mücadelesi ile büyütüyor. Neyyire yetişiyor ve evleniyor ve ilk çocuğu, Şehit Ali Bey’in ismini verdiği oğlu Hasan Ali 1897‘de doğuyor. Hasan Ali, Vefa idadisi ve Cağaloğlu Darülmuallimin Âli’ye gidiyor. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oluyor. İzmir’de öğretmenlik müfettişlik ve 1934’de beşinci dönem İzmir milletvekilliği, 1938’de Maarif Vekili. Bu vekilliği sırasında Ankara Üniversitesi’nin kurulmasını sağlıyor ve özellikle de Devlet Konservatuarı’nın ve 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulmasına öncülük ediyor. Köy enstitülerinden bahsetmeye gerek bile yok.Neyyire’nin oğlu Hasan Ali, yani “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” okul sonrası tahsile Paris’e gidiyor. Anneannesi Ayşe Hanım’ın mührünü de (o zaman imza yerine kullanılırdı ) yanında götürüyor. Ayşe Hanım, Ertuğrul Süvarisi Ali Bey’e yazdığı mektuplar sonrasında dile kolay tam 42 yıl eline kalem almıyor. Yeni yazı ile “Ayşe” yazmayı öğrenince mührünü torunu Hasan Ali’ye veriyor. Yıl 1926, Hasan Ali’nin eşi Refika Hanım’ın doğum sancıları başlamış. Laleli’de Kızıltaş Mahallesi’ndeki çıkmaz sokakta Kitapçı Halit’in kiralık evinde telaş var. Neyyire Hanım, oğluna torun müjdesi veriyor: “Gözün aydın oğlum, hem oğlan hem kız “ deyince Hasan Ali’nin neredeyse yüreğine iniyor.
“Yok, oğlum öyle değil, birisi oğlan öbürü kız.”işte, Can ile Canan böyle doğuyor. Can Yücel ile Canan Eronat. Can ile Canan, “O uçmaktaki devin”, “O gurbetlerde dolaşan müfettişin”, çocuklarına olan özleminin ifadesiydi.Hasan Ali, bir yanıyla Can’ı Canan’ı bırakıp, Anadolu’nun her yanını gezip, çocuklarının gittiği yeri atlastan ezberlemelerine katlanırken bir yanıyla da iç dünyasının derinliğini şiir de yazarak canlı tutuyor:

Yunus Emre’ ye
Hakikat aşkına ermek diledim,
“Hayret şarabından iç” dedin bana.
Senden duyduğumu sana söyledim,
“Bu kuru sözlerden geç” dedin bana.

Varlığı, yokluğu sordum özüne,
Sustun, bir damla yaş geldi gözüne.
Ölüm nedir dedim bakıp yüzüne
Yüzüme bakıp da “Hiç” dedin bana.

Yıl 1961, Tevfik Rüştü Aras’ın evinde kalp krizi. Bu yoğun yaşam savaşçısı geride büyük eserler bırakıp Yunus’un ve Şehit Yarbay Ali’nin yanına gidiyor. Geride Can Yücel gibi bir şair bırakarak:

En Uzak Mesafe
En uzak mesafe ne Afrika’dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler
Ne de yıldızlar geceleri
Işıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki
Mesafedir
Birbirini
Anlamayan…
Japonya’da okyanusun derinliklerinde yatan Ertuğrul Firkateyni Süvarisi Şehit Yarbay Ali Bey’den, Anadolu’nun her tarafını karış karış gezmiş dünyanın en güzel gözlü müfettişi Hasan Ali’ye, Güler’le Can’a – ikisi de birbirinden âlâ- ; Toronto Üniversitesi Oftalmoloji Başkanı Prof.
Yeni Hasan Yücel’e, oradan da bu topraklara, Su’ya ve Güzel’e dönüp baktığınızda, onların
yaptıklarını gördükçe, gerçekten mesafelerin hiçbir önemi yok. Yeter ki bu evrende insanlar bu dünya ve bu topraklar için, birbirini anlamayan kafalar arasındaki mesafeyi kaldırmak amacıyla bunca yoğun birikim, göz nuru, emek, gözyaşı ve hele de hasreti göze
almış olsunlar.
Kaynaklar:
1. Canan Eronat : Ertuğrul Süvarisi Ali Bey’den Ayşe Hanım’a Mektuplar. Yapı Kredi Yayınları
.1995,istanbul.
2. Erol Mütercimler : Ertuğrul Faciası , 21. Yüzyıla doğru Türkiye –Japonya ilişkisi.Alfa yayınları 2010 , istanbul.
3. Hasan Ali Yücel: iyi Vatandaş , iyi insan , Türkiye işbankası Kültür Yayınları , 6. Baskı , 2012 ,istanbul.
4. Can Yücel: Kendi sesinden şiirleriyle. Güvercin Müzik.

Prof. Dr. Süleyman Kaynak

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here