Opr. Dr. Ahmet Karakurt kendi doğasını kurdu

Opr. Dr. Ahmet Karakurt; bitkilerin, coğrafyanın literatürünü öğrenip uygulamış, bozkır araziyi yeşillendirip kendi bağını, bahçesini, çiftlik evini kurmuş.

Opr. Dr. Ahmet Karakurt, 1998 yılında Ankara’nın Gölbaşı ilçesinden eskinin Karaoğlan Köyü, şimdinin ise Karaoğlan Mahallesi olan bölgeden arazi satın alıyor. Ankara’nın merkezine yakın mesafede bulunmasına rağmen o yıllarda Karaoğlan Köyü pek bilinmiyor Ankaralılar tarafından…

Dr. Karakurt, arazi üzerine yaptığı araştırmada bölgede çok kaliteli bir yeraltı suyunun olduğunu görüyor. Saniyede 2 lt. su çıkarılabilen yılda yaklaşık 160 ton içme suyu kalitesinde bir yer altı suyu… İlk işi bu suyu damıtma yöntemiyle yeryüzüne ulaştırmak oluyor… Ve yeşil bir doğa oluşturmak için ilk adımlar böylece atılıyor…
Dr. Karakurt arazinin yüksekliğini, ne tür ağaçların yetişebileceğini, bitkilerin sesiyle, kokusuyla, meyvesiyle tüm özelliklerini araştırıyor ve dişiyle tırnağıyla o günden bugüne bebek-ağaçlarını, çiçeklerini yetiştiriyor… Dr. Karakurt’un doğa sevdasına dair hikâyesini Dr. Ahmet Karakurt ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi ile sizlerle paylaşıyoruz…

HEM ÇİĞDEM ÇİÇEKLERİNİ HEM DE GÖZ HEKİMLİĞİNİ AŞIK VEYSEL SEVDİRDİ

Her tarafta çiğdem çiçekleri var, Çiğdemlerle nasıl bir bağınız var?

Ben her çiçeği severim, ama özellikle bir tutkum vardır: Çiğdem yetiştirmek… Çiğdem, kışın ilk açan çiçeklerden biri… Nazlı bir çiçek. Aşık Veysel ile bağımdan dolayı da Çiğdem’i çok severim. Ben Aşık Veysel’i canlı olarak gören ve elinden tutup gezdiren nadir adamlardan biriyim. Biz Kayseriliyiz, Sivas’a yakın yerden… 1962’de 8 yaşındayken, büyük annemin ahbabı olması dolayısıyla Aşık Veysel, eşeğinin sırtına biner bize gelirdi, çalar söylerdi. O’nun unutamadığım, çocukluk anılarımdaki dizeleri arasında: “Çiğdem der ki ben elayım/ Yiğit başına belayım / Her çiçekten ben alayım/ Benden ala çiçek var mı?”

Aşık Veysel çiçek körü idi… Göz hekimi olmamda da Aşık Veysel’in bir etkisinin olduğunu düşünüyorum. Aşık Veysel’e merakla bakardım, gözü var mı yok mu diye… Göz kapakları o kadar sıkı kapalıydı ki göz küresini hiç görmedim… Yüzünü de sıkardı… Ve bu gerginlik yüzünde öyle derin çukurlar oluşturuyordu ki yüzü harita gibiydi, bunu hiç unutmam. Küçükken hep düşünürdüm; “Ben iyi bir doktor olsam, Bu adamı gördürmek mümkün olur mu?” diye. Göz hekimliğini seçmemde bunun payı yok değil. Hem Çiğdem’i hem de göz hekimliğini bana O sevdirdi…

Çiğdem’in hangi türlerini yetiştiriyorsunuz?

Çiğdem soğanlarını almak için Türkiye’nin birçok yerine gittim, çok çeşitli soğanlar bulup aldım. Abant’ın beyaz çiğdem soğanı, Kıbrıs, Beypazarı tarafında yetişen çiğdemlerin tohumlarını aldım. Sarı Ankara çiğdemlerini ektim, bunların yanı sıra Hollanda’dan da getirdim. Aslında yüzün üzerinde çiğdem çeşidi var. bir çakal çiğdem türü olan safran da tek tük olsa da bahçede mevcut… Hepsi çok güzel yetişiyor. Burada Çiğdemler 2 ila 17 Şubat arasında açmaya başlarlar. Nisan ayının ortası itibariyle de biter.

Araziniz ne kadarlık bir alan içeriyor?

Bu arazinin tümü 10 bin m2, meyveliğe ayrılan kısmı 4 bin m2, 6 bin m2’lik kısmı ise evin etrafı ve çoğunlukla iğneli yapraklı ağaçlardan oluşuyor. 1998’den bu yana dişimle tırnağımla yavaş yavaş bu aşamaya getirdim. Arazideki evimi 2004 yılında inşa ettim. Tümüyle zevk için yaptım. İlerisi için bir yatırım gibi görmedim.

Bitki örtüsünün çeşidi nasıl oluştu?

Daha önce kuraktı ve bitki örtüsü yoktu. Bu araziyi ilk aldığımda buranın yüksekliğini, toprak kalitesini, neyin yetişip yetişmeyeceğini araştırdım. Meteoroloji sayfasından iklimi inceledim. Nasıl ki bir oftalmoloğun bir makale yazabilmek için tüm literatürü taraması gerekiyorsa, bu iş için de bir literatür taraması gerekli. Mesela arazinin hemen yanı başında sönmüş volkan Elmadağ var. Arazi oranın küllerini içeriyor. Dolayısıyla bu bilgiye edinmeyen biri baştan hata yapmış olur; çünkü toprağın killi, kireçli oluşu vs. cinsi ekip biçmede çok önemli. Yüksekliği 1032 metre. Ankara’ya göre 3 derece daha soğuk olur. Dolayısı ile soğuğa dayanıklı türler burada meyve veriyor. Akdeniz iklimine uygun zeytin, limon, portakal gibi meyveler yetişmiyor, ama bunların dışında her şey yetişebilir.

Çok yağış da almayan bu bölgede daha önce kuraklıktan dolayı doğal bitki örtüsü kalmamıştı, ama doğal bitki örtüsünün iğneli ağaçlar olduğunu gördük. Özellikle Sedir, Ladin ağaçları, Karaçam, Sarıçama iklimi çok uygun…

Biz de İğne yapraklı ağaçlar diktik. Çok çeşitli yerlerden fidan temin ettim. Mesela Sedirlerin arasında Atlas sedirleri var, Yerli Toros ve birkaç Lübnan Sediri var. Bunların hepsi burada gayet güzel yetişiyor. Ladinlerden Mavi Ladin burada çok iyi yetişiyor, ama yerli Ladin o kadar iyi büyümüyor.

HER AĞACIN KENDİNE ÖZGÜ RENGİ, SESİ, KOKUSU, YAŞAMA ŞEKLİ VARDIR

Titrek kavağın poleni yoktur. Doğada ağaçları dinlediğinizde gece boyunca sadece onun sesini duyarsınız; kendine göre bir müziği vardır. Yani böyle bahçe kurup ağaç seçecek olanların renginin kokusunun yanında ağaçların sesini de bilmesi lazım.

Karaçamların da değişik türleri vardır. Bunlar daha çok Akdağmadeni Yozgat tarafında yetişir. Kozalakları çok geniştir ve hava ısındığı zaman oradan bir ses duymaya başlarsın. Devamlı çıtırtılar birbirine karıştığında hoş bir müzik şeklini alır. Genişleyen kozalaklardan ses çıkar. Her ağacın kendine göre sesi, kokusu vardır.

BAZI KUŞLAR YALNIZCA ÇOK YÜKSEK AĞAÇLARA KONAR

Ağaç seçiminizde başka ne gibi faktörler etkili oldu?

Ağaç hava değişimini sağlar, şöyle ki arazide çamlara doğru yürüdüğünüzde havanın değiştiğini hissederseniz, çünkü çamlar arasında oksijen daha çok. Ama cevizin altında gündüz saatlerinde çok fazla bulunulmaması gerekir, çünkü ceviz yapraklarının altında yoğun miktarda karbondioksit bulunuyor. Ben de ceviz ağaçlarının içerisinde bir serinlik oluşması için gölgesi çok koyu olan, serinlik veren birkaç At kestanesi diktim.

Ağaç seçiminde doğadaki hayvanlar da düşünülmeli. Şöyle ki, bu tip arazilerde titrek kavak gibi birkaç adet çok yüksek ağaç lazım, çünkü bazı kuşlar sadece o yüksek ağaçlara konar, yuva yaparlar. Bazıları da aşağıda yaprakların altında gezer. Mesela çıt kuşu vardır, bu kuşlar ağaçların altındaki yapraklardan dökülen parazitleri yer. Doğa dengesinin bozulmaması için bitki çeşitliliğinin bozulmaması lazım. Bu varlığın farkına varılması lazım.

Hayvan varlığına nasıl özen gösteriyorsunuz?

İnşaat ya da bahçe işleriyle ilgili işçilere, bir yılan görüp, ona zarar verdikleri takdirde günlük ücretlerini ödemeyeceklerini söylüyordum. Çünkü birçok insan yılanı doğal bir düşman olarak kabul etmiş, halbuki yılan birçok zararlının kontrolünü sağlar.

Bölgenin kendine özgü bir hayvan varlığı var ve bunu korumamız lazım. Mesela yeşil kertenkele var, çok renkli ve güzel ötüşü olan Saka kuşu gibi koruma altında olan birçok kuş türü var. Söğüt serçesi, İbibik’ler var. Gece kuşları olarak kukumovlar, kulaklı orman baykuşları var. Anadolu’nun papağanı sayılabilecek gök karga var, burada Alakise de derler. Palamut kargası, Orman Tavuğu var. Orman tavuğunun dişisi ve erkeği değişik renkte olduğu için ikisini genelde farklı tür sanıyorlar. Halkalı tepelikli toygarlar var. Hepsi çok güzel öter, sesleri çok güzeldir.

Sizce göz hekimliği ile doğa arasında bir bağ var mı?

Göz hekimliği dünyanın en saygın işlerinden biridir. Sadece bir hekimlik değil, üstün bir plastik sanattır aslında. Bu sanatın olgunluğuna varabilmek için hakikaten doğadaki birçok harikayı yakından görmek lazım. Bazı çiçeklerin ne kadar güzel olduğunu, 24 saat gözlemeden farkına varamazsınız. Işıklar karardığında çiçeğin fosforlu olduğunu görebilirsiniz. Göz hekimliğinde de bilinmeyene ulaşmak, bilinmeyeni araştırmak, bilinenin en iyisini yapmak çok önemlidir. Bilgi birikimi ve yetenek gerektirir.

Ophtalmology Life 2016 24. Sayı

YORUM YAP

Please enter your comment!
Please enter your name here